Dans Salonunun Kuralları

24Nis07

Strictly Ballroom - Dans Salonun Kuralları

Dans yarışmalarını filmlerde görürüz. Çiftler gece gündüz çalışırlar. Tam yarışma günü olan olur son saniyeye kadar sahneye çıkamazlar. Mutlaka içlerinden birisi ya hastalanır ya da o an aÅŸkları biter. İşte o sahneden sonra aslında gerçek kahraman ekranlarda görülür. Düşünün bir “Dirty Dancing - Kirli Dans“ta öyle deÄŸil miydi? Ya da “Shall We Dance - Benimle Dans Eder Misin?” de durum farklı mıydı? Seyredip geçtiÄŸim, aklımda sahnelerden çok müziklerin kaldığı filmlerdi bunlar. Halbuki dans görsel bir ziyafet deÄŸil mi? Niçin hatırlamıyorum? Belki de yeterince iyi çekilmediÄŸinden. Olabilir mi?

Strictly Ballroom - Dans Salonun Kuralları” filmini seyrettiÄŸim an sorumun cevabının “evet” olduÄŸunu öğrendim. Hiçbir zaman filmdeki ilk “Paso Doble” dansını unutmayacağım. Tıpkı “Moulin Rouge- Kırmızı DeÄŸirmen“deki “Tango del Roxanne” sahnesini unutmayacağım gibi.

Strictly Ballroom - Dans Salonun Kuralları

Evet tahmin ettiÄŸiniz gibi “Strictly Ballroom - Dans Salonun Kuralları” bir dans yarışması filmi. Kalbinin sesini dinleyip kendi kurallarını yazmak isteyen bir dansçının hikayesi. İlk duyuÅŸta basit ama zevkle izlenen bir film gibi geliyor kulaÄŸa. Yanılıyorsunuz. DuyduÄŸunuz her müziÄŸin, her sözün bir anlamı var bu filmde. Tıpkı “Moulin Rouge - Kırmızı DeÄŸirmen”‘de ya da “Romeo + Juliet “te olduÄŸu gibi. Müzik, dans ve ÅŸiir… Üçü bir araya gelip insanı büyülüyor. Sürekli modern zamanların kulaklarımıza aÅŸina müziklerinin eski zamanlara adapte ediliÅŸini fark edip, vurgulamak istediÄŸini anlamaya çalışıyorsunuz. Cindy Louper’ın “Time after time”ı çalarken takvimin yapraklarının dökülüşünü seyredip bir yandan da gerçekten bu ÅŸarkının takvim yapraklarında kaybolmayışına ÅŸaşıyorsunuz.

BahsettiÄŸim bu filmlerin bunlardan çok daha önemli bir ortak noktası var. Yönetmen ve senaryo yazarı üçünde de aynı kiÅŸi: Bazz Luhrmann. Bugüne kadar yalnızca bahsettiÄŸim üç filmi çeken yönetmen bu filmlere “Red Curtain - Kırmızı Perde” üçlemeleri adını vermiÅŸ. Üçünde de büyülü dünyadan çıkmak istemiyor, aÅŸkın, müziÄŸin, dansın sizi sarıp sarmalamasını istiyorsunuz. EÄŸer sinemacılık gibi bir bölümde okuyor olsaydım kendi üslubunu yaratan bu adam hakkında tez yapmayı düşünürdüm. Seyretmediyseniz seyredin derim.

Link
Etiketler
, , , , , , , , , , , , , ,
İlişkili Yazılar

“Dans Salonunun Kuralları” için 6 Yorum yapılmış.


  1. 1 kibrit kutusu 24 Nis 2007 10:35

    melankolik anlar için birebirdir moulin rouge’un, tango del roxanne sahnesi.. neyi özlediÄŸini bilmediÄŸin ama yoÄŸun bir duyguyla geçmiÅŸin bulanık pencerelerinden baktığın anlarda sandıktan çıkartılıp dokunulan çeyizlikler gibi…
    üslublu yöntemenlerden biri olduÄŸu fikrine katılıyorum baz luhrmann’ın. fakat, kendi memleketinde çektiÄŸi bu filmini izleme ÅŸansım olmadı. bence bir baÅŸka ülsublu yönetmen de alejandro amenabar.. sanki hikaye yazar gibi çekiyor filmlerini adamcağız. okur gibi izliyorum ben onun filmlerini. bir de mesela bazı yazarlar var. romanlarını, hikayelerini okuduktan birkaç saat sonra gözlerimin önünden film sahneleri geçmeye baÅŸlıyor. düişünüyorum, ben bu filmi nerede izlemiÅŸtim acaba diye, sonra yoÄŸunlaÅŸtıkça fark ediyorum ki bu filmi izlemedim ben, okudum. paul auster, o yazarlardan biridir benim için..

  2. 2 DevletÅŸah 24 Nis 2007 10:55

    Kibrit Kutusu;

    Others’ı seyrettiÄŸimde pek keyif alamamıştım. Bir yerde otururken yan masadaki kiÅŸi sonunu arkadaşına söylerken duymuÅŸtum. Yani sürprizi kaçmıştı… Aynı ÅŸey 6. His’te de olmuÅŸtu… Onda da sinemada baÅŸka bir filmdeydim.

    Bana da bazı kitaplar aynı duyguyu veriyor. Bazıları da hiç çekilemiyecek duygusunu veriyor. Zaten genelde çekildiÄŸinde de hüsran oluyor. Paul Auster hiç okumamıştım. Gerçi eÅŸimin İstanbul’da 2 kitabı vardı ama fırsat olmadı. 10 gün önce Timbuktu’yu aldım. Rilke’yi bitirebilirsem okuyacağım…

  3. 3 kibrit kutusu 24 Nis 2007 13:22

    “others” doku olarak iyi bir filmdi, bir de gerilimin kaynağının öteki olmasi ama kimin öteki olduÄŸu sorusunu ortaya atması gerilim sineması için içerik olarak da önemli bir katkı gibi gelmiÅŸti bana. öte yandan bir ilk film olan “tez” ve tom cruise’un el atmasıyla sadece gösteriÅŸe dönüşen ama orijinal haliyle bilinçaltı-vicdan sorgulamasını çok güzel bir ÅŸekilde yapan “aç gözlerini” hem konuyu iÅŸleyiÅŸi hem de duyguyu yansıtması açısından gene önemli eserler gibi… tabii sonra bir de “içimdeki deniz” var. gerilim filmlerinden sonra böyle bir anlatıyı bu ÅŸekilde ortaya koymak da önemli bir baÅŸarı gibi gelmiÅŸti bana. evet, fark ettiÄŸiniz gibi, amenabar bana gel benim manevi kızkardeÅŸim ol dese olacak durumdayım:D daha yaÅŸlı olsa kızı da olurdum ama uygun deÄŸil.

    kitaplara gelince.. aklımdaki tam olarak, bu kitaplar filme çekilse süper olur, gibi birÅŸey deÄŸil aslında. onlar öyle, kitap oldukları halde çok iyiler ve filme de alınmasınlar. ama okurken, yazarın mahareti -belki de sihirbazlığı ile- hikaye zihinde tam anlamıyla canlanıyor gibi oluyor. fakat bu süreci okurken fark edemedim bile ben.. ince ince iÅŸliyor kendini metin, beynin görsellikten sorumlu ücra köşelerine:)bana sanki bir yazarın zirve yaptığı nokta budur gibi gelmiÅŸti, tabii bir açıdan. mesela rilke’nin bahsettiÄŸiniz kitabını izlemiÅŸ gibi olmadım hiç ama hakikaten tattım anlattıklarını. biraz uydurukça bir kelime ama “duyumsadım”. mesela kitabın baÅŸlarında hamile kadınlarla ilgili yapılan tasviri, hissettim hakikaten de görmesem bile… neyse yaÅŸlılıktan olacak lafı iyice uzattım.

    paul auster’ın “yanılsamalar kitabı”nda olmuÅŸtu bahsettiÄŸim ÅŸey bana. new yor üçlemesi öyle olmadı mesela. malesef timbuktu’yu da ben okumadım…

    selamlar

  4. 4 İlknur Selvi 24 Nis 2007 14:29

    Sevgili Devletşah Hanım,

    Paul Auster’dan bahsedildiÄŸinde yazmadan duramam. Ay Sarayı ve Å?ans MüziÄŸi’ni, Timbuktu’dan daha önce okumanızı tavsiye ederim. Satın almanızda bir sakınca yoktur çünkü zaten her kitaplıkta olması gerektiÄŸini düşünürüm. Bana Auster’ı sevdiren iki kitaptır. Ay Sarayı bence hani ÅŸu Ölmeden Önce Okumanız Gereken 1001 Kitap adlı yayında yer almayı New York Üçlemesi’nden daha çok hak ediyor.Bu arada bu tür listeler-ölmeden önce yapılması gerekenler, en iyi 100′ler, 1000′ler vs.- son derecede saçma bence.Bir okur için seçme özgürlüğü herÅŸeyin ötesinde olmalı.

    Konu baslğınızla ilgili olarak yazacağım birÅŸey var: Dans yarışmaları bir kenara, dansın o güzel adımlarını Gene Kelly filmlerinde her seferinde mutlulukla seyrediyorum. Haldun Dormen’in yıllar önce TRT’de hazırlayıp sunduÄŸu “Kamera Arkası” adlı programı sayesinde sinemanın büyüsü içinde dansın, müzikallerin yerini öğrenmiÅŸtim. Hala bir müzikal film içinde yer alan step dansını gördüğümde seyretmeden duramayışımı biraz da Dormen’in anlatımına ve müthiÅŸ film arÅŸivine borçluyum. Step dansının ve filmlerinin baÅŸarılı ikilisi Fred Astaire ve Ginger Rogers’ı da Gene Kelly’nin yanında anmadan geçmeyelim.

    Paul Auster ve müzikaller… İki favori konum, nasıl da bu yazınızda bir araya geliverdi? Bu siteyi sevmemin bir nedeni de bu galiba…

  5. 5 DevletÅŸah 25 Nis 2007 08:34

    Sevgili Kibrit Kutusu;

    Ben daha çok yeni kıtanın yönetmenlerini sevdiÄŸimi yakın zamanda fark ettim. Ne hikmetse bunlar sadece yönetmekle kalmıyor yazıyorlar da. Amenabar da filmlerinin müziklerini yapıyormuÅŸ. Yazmak ve yönetmek birbirine yakın gözükürken müziklerini yapmak baya deÄŸiÅŸik. Gerçi bizim evde sürekli bu tip mevzular canlı olarak yaÅŸanıyor. EÅŸim ve arkadaÅŸları yaptıkları film toplantılarında senaryolardan bahsedelerken, yönetmen arkadaşı “ÅŸurdan şöyle olacak” diyor, eÅŸim “iÅŸte adam ÅŸuradan bakarken şöyle bir müzik girecek” diyor. O an sanki filmi perdede izliyor da üzerine konuÅŸuyorlar zannediyorum.

    Neyse konuya geri döneyim. Benim en beÄŸendiÄŸim yönetmenlerin başında Andrew Niccol geliyor. Olaylara bakış açısı, filmin içine yerleÅŸtirdiÄŸi objlerle de birÅŸeyler anlatması - Gattaca’da DNA sarmalı ÅŸeklindeki merdiven gibi-, fotoÄŸraf karesi gibi görüntüler kısacası herÅŸey beni düşündürüp etkiliyor. DediÄŸim gibi sadece görüntüler deÄŸil konular da beni düşündürüyor. Mesela Trumann Show üzerine özellikle ÅŸu yarışmalar münasebetiyle çook düşünmüşümdür. Tabi SavaÅŸ Tanrısı filmi baÅŸlı başına bir mevzu… Dünyanın kirli yüzüne ayna tutma. Å?imdi Çevirmen gibi, ya da The Blood Dimond - Kanlı Pırlanta filmlerini seyretiÄŸimde bu silahlar oralara nasıl gidiyor biliyorum. Sanki bu filmler için kullanma klavuzu niteliÄŸinde.

    Kitaplara gelince. Gerçekten bazı yazarlar hayal ettirmeyi iyi baÅŸarıyor. Ben “Koku” kitabının ilk iki sayfasını okuduÄŸumda burnumun direÄŸi kırılıyor zannettim. O balık pazarının, sokakların kokusundan. Bazen de dediÄŸiniz gibi ücra köşelerde birikiyor ve birden gördüğünüz bir ÅŸeyle beraber kelimeler su yüzüne çıkıp kitap olmaktan gerçek olmaya bir adım atıyor.

    Benim bu kadar uzatmam alenen gevezelikten. Çenem kadar parmaklarım da geveze… Ama inana ÅŸu yazışma o kadar keyif veriyor ki anlatamam.

  6. 6 DevletÅŸah 25 Nis 2007 09:00

    Sevgili İlknur;

    Paul Auster nedense bana hep soÄŸuk gelmiÅŸtir. Halbuki önyargıları olan bir tip deÄŸilimdir. Ta ki geçenlerde Melike ile bir kitapçıya gidinceye kadar da okunacaklar sırasının üstlerinde deÄŸildi. Yani en azından bir ÅŸans vermeliyim düşüncesi vardı kafamda ama her seferinde önce ÅŸunu okyayyım sonra onu da okurum diyordum. Çok garip ki eÅŸimle üzerine hi konuÅŸmamışız. Neyse dediÄŸim gibi Melike ile kitapçıda dolaşırken rafta gördüğüm romanını alıp “Nasıl hiç okudun mu?” diye sordum. O da “Sen okumadın mı? Çok okunası bir adamdır. İnsanı alıp götürür.” mealinde birÅŸeyler söyledi. Tabi o sıralarda üzerinde konuÅŸtuÄŸumuz yazarlarla mukayeseler yapınca kafamda birÅŸeyler oluÅŸtu ve hiç de düşündüğüm gibi olmadığını anladım. Onun üstüne “Timbuktu”yu aldım. Evde New York Üçlemesi” vardı. Tabi İstanbul’da. Yine dediÄŸim gibi Rilke’yi bitirebilirsem baÅŸlayacağım. Rilke’yi okumakta neden bu kadar zorlandığımı da anlamadım. Okudukça benzetmelerine hayran olup elimden bırakmak istemiyorum. Ama gel gör ki ertesi gün elime aldığımda “hımm ne diyordu bu adam” diyerek en az on sayfa geriye dönmek zorunda kalıyorum. Bahardan herhalde. Bir de akÅŸamları yatmadan Halide Nusret Zorlutuna okumaya baÅŸladım. Türkçesi ÅŸiir gibi. Rilke’yi okurken neden zorlandığımı biraz da o zaman anladım. Uydurukça kelimelerden sıkılıyorum galiba.

    Müzikallerse bambaÅŸka bir dünya. Senin yazdıkların aklıma Danny Kaye’i ve o unutulmaz gösterilerini getirdi. Orkestrayı yönetmeyi bırakıp dans etmeye baÅŸladığı anları…

    İnan ben de bu yazının yorumlarının bu kadar güzel, keyif verici sohbetler haline döneceğini hiç beklemiyordum. O kadar sürpriz oldu ki.. Ben ce çok mutlu oldum.

Yorum yapın

« Back to text comment