
Aklımda müzik ve müzisyenler hakkında o kadar çok soru var ki şaşıyorum. Meselâ müzisyenler besteleri nota nota mı duyarlar? Öyle duyarlarsa nasıl keyif alırlar? Yoksa o benim tadını bilmediğim bambaşka bir keyif mi? Nasıl beste yapılır? Dur şu solden sonra bir re koyayım mı derler. Film müzikleri nasıl bestelenir? Filmi seyrederken şartlandığımız için mi film müziklerinden daha çok keyif alırız?
Müzik konusu benim için ciddi bir muamma…
Aklınıza gelebilecek her türlü müziÄŸi dinleyebilirim. Elbette benim de sınırlarım var. Kötü bir müziÄŸe asgari katlanma sürem on dakika kadardır. Eh bu durumda ortalama bir parçanın beÅŸ dakika olduÄŸunu varsayarsak ne kadar kötü olursa olsun sonuna kadar dinleyebilirim. Tabi gerçek anlamda bir dinleme sayılırsa. Muhtemelen o anda çalan ÅŸarkının bir tınısı, bir sözü, ÅŸarkıcının kravatı ya da küpesi ile “eldiven - merdiven” iliÅŸkisi kurup bambaÅŸka ÅŸeyler düşünmeye baÅŸlamışımdır.
Müzik konusundan hiç anlamadığım gibi sesim de bir o kadar kötüdür. Ben kendimi karga yerine tavus kuÅŸuna benzetirim. Å?arkı söyleyememem konserlerde arz-ı endam etmeme engel deÄŸildir.
Müzik konusu benim için dipsiz bir kuyu… İçine attığım hiçbir taşı çıkartamıyorum.
Bir dinlediÄŸimi, ikinci, üçüncü dinleyiÅŸlerimde hatırlamam mümkün deÄŸildir. Çok sık anlattığım bir hatıram var: Bundan 4 - 5 sene evvel masamın başında birÅŸeylerle oyalanıyorum. KardeÅŸim de kanallar arasında zap yapıyor. Bir ÅŸarkı duyuyorum. “Aa.. Bu güzelmiÅŸ dinleyelim.” diyorum. “Hıı. Sezen Aksu’nun yeni ÅŸarkısı. Bu aralar baya popüler. Her yerde çalıyor.” diyor. Å?arkı bitiyor, o kanallar arasında gezintiye ben elimdeki iÅŸe devam ediyorum. Tam o sırada yeni bir kanalda yeni bir ÅŸarkı duyuyorum: “Aa… Bu ÅŸarkı da güzelmiÅŸ. Dinleyelim. Kim söylüyor ki” diyorum. Gelen cevap ibretlik: “Å?imdi söyledim ya… Sezen Aksu’nun yeni ÅŸarkısı.”
Elbette Sting gibi, Barış Manço gibi bazı istisnalar yok değil. Ama inanın sayıları iki elin parmaklarını geçmez. Dediğim gibi müzik konusu benim için dipsiz bir kuyu, çözülmesi imkansız bir muamma.
Eğer müzik hakkındaki bu yazıyı bundan üç yıl önce yazmış olsaydım yukarıdaki gibi olurdu.
Å?imdi kuyuya attığım taÅŸları çıkartan, sabırla saçma sorularıma, bet sesimle söylediÄŸim ÅŸarkılara katlanan birisi var. Bu yazının gidiÅŸatını deÄŸiÅŸtiren, ilk tanıştığımız günden bu yana benim ısrarla müzikten anlamadığımı söylememe kızan, böyle bir ÅŸeyin mümkün olmadığını söyleyen eÅŸimden baÅŸkası deÄŸil.
O benim müzikten anlayabileceÄŸim fikrindeyken ben genelde “bazı insanların müziÄŸe bazı insanların resime yeteneÄŸi vardır. Benim ikisine de yok” diyerek durumumu izah etmeye çalışırım. En sonunda bir gün itiraz etmeyi kesip soru sormayı akıl ettim: “Sen iki sesi birbirinden ayıramayan benim müzikten anladığım kanaatine nasıl vardın?” Cevap bazen insanların içindeki cevheri göremeyecek kadar kör olduklarını iÅŸaret edercesineydi: “Telefonda bir kelime konuÅŸtuÄŸun, hiç tanımadığın birisini bir yerlerde sesinden tanıyıp, ÅŸu geçenlerde seni arayan kiÅŸi deÄŸil mi diye sorabiliyorken nasıl olur da ÅŸarkıları, ÅŸarkıcıları birbirinden ayıramazsın. Tek sebep var. Ayırmak istememen. İstersen yaparsın. İki sesi birbirinden ayıramıyorum diyerek kendine haksızlık ediyorsun.” Hiçbir ÅŸey söyleyemedim. Gerçeklerden baÅŸka birÅŸey çıkmamıştı aÄŸzından. Bizi arayanlar bilir, onlar kendilerini tanıtmadan ben “Oo.. Filanca bey nasılsınız?” “Filanca teyzeciÄŸim ben de sizi arayacaktım” gibi söze girerim. Genelde de cevap “Hemen de nasıl tanıdın?” olur. Nasıl olur da sesleri bu kadar iyi ayırt ederken ÅŸarkıları edemezdim…
EÄŸitim ÅŸart…
Bu yüzleÅŸmenin ardından çocukluÄŸuma döndüm. Orta birinci sınıfta müzik dersinden bütünlemeye kalmamak için okullar kapandıktan sonraki ilk pazartesi günü kurtarma sınavına girdiÄŸimi hatırladım. Kırmızı fülütümle “do bir külah dondurma” diye baÅŸlayan parçanın ilk on notasını çaldığımı da. Orta ikinci sınıfta müzik hocası olmadığı için ders de olmamıştı. Yerine seçmeli resim dersi yapılmıştı. Karneme kırık gelen resim dersi dışında bütün notlarım 9 ilâ 10′du. BaÅŸta da söylediÄŸim gibi resime de müziÄŸe de kaabilyetim olmadığına inanarak ondan sonraki yıllarda hep bilgisayar dersini seçtim. Dos bilgilerim ve artık kullanılmayan Q Basic bilgilerim hep bu yıllara dayanır. Kendi kendime komik oyunlar yazardım. “Benim de buna yani bilgisayara kaabiliyetim var” diyerek mutlu olurdum.
Durumum tıpkı resim çizemediÄŸim için fotoÄŸraf çekemeyeceÄŸime inandığım günler gibiydi. Å?arkı söylemekle müzik dinlemek farklı ÅŸeylerdi. Tıpkı resim yapmakla fotoÄŸraf çekmek gibi. İşte farkı anladığım günden beri dinlediÄŸim birçok ÅŸeyi birbirinden ayırıp zevk alıyorum. Evimizde gözümüzü açtığımız andan itibaren müzik etrafı sarıp sarmalıyor. EÅŸim kahvaltılarda “bu kim, ÅŸu kim” gibi ufak sözlüler yapıp bildiklerim için ballı ekmekle beni ödüllendiriyor. Çalan parçalar içindeki enstrümanları seçip, en çok sevdiklerimin neler olduÄŸunu ayırt edebiliyorum. Evet ben yaylı çalgıları seviyorum. Kemanın, kalasik kemençenin sesine doyamıyorum.
Canlı müziÄŸin tadı baÅŸka…
Parçaları, sesleri birbirinden ayırmaya başladığım zaman konserler ile plaklar arasındaki farkı da ayırt etmeye başladım. İşte o gün bugündür gideceğim bir konser beni hep heyecanlandırdı. Bazılarından memnun bazılarından mutsuz döndüm. Tıpkı geçtiğimiz haftasonu gittiklerimiz gibi.
Önce CumhurbaÅŸkanlığı Senfoni Orkestrasını dinledik. Bu konseri dört gözle bekleyen bir arkadaşımız arayıp haber verdi. Hep beraber gittik. Å?ef dahi çocuk diye bilinen Burak Tüzün’dü. Programda Johann Pachelbel’in Kanon’u, Johan Sebastian Bach’ın Keman ve Obua için Konçertosu, Org ve Orkestra için Konçertosu, Prelüd ve Füg do minör vardı. Konsere beraber gittiÄŸimiz Ankara’lı arkadaşımız yıllardır burada konser dinlediÄŸini ama hiç orgu dinlemediÄŸini, çalındığını duymadığını söyledi. Heyecanlıydı çünkü Vikipedi‘de yazdığına göre Avrupa’nın en büyük üç orgundan birisi bu salondaydı ve bu konserde çalınacaktı. Org sesi birçok filmden sahneleri gözümde canlandırdı. Ne var ki salonun ne akustiÄŸi bizim ev kadar iyiydi, ne de konforu. Koltukların arası o kadar dardı ki ben bile sığamadım. Kıpırdamadan 2 saat oturmak müzik dinlemeyi eziyet haline getirdi. Ayrıca kapılardaki “exit” - “fire exit” yazılarına takılan gözüm beni müzik dışında bambaÅŸka konulara götürdü. Türkiye Cumhuriyeti’ni en üst kademede temsil eden CumhurbaÅŸkanlığı’nın müziÄŸe sahip çıktığı kadar dilimize, Türkçe’ye sahip çıkmayışını düşündüm. Evet Ankara’da birçok milletin temsilcileri aileleri ile yaşıyor olabilir, uluslararası geçerlilik kazanmış olan dil İngilizce de olabilir ama kendi ülkende kendi dilini silip atmak söz konusu olamaz. Ben bunları düşünürken konserle beraber koltuk eziyetimiz de sona erdi. Daha önce bu kadar büyük bir org görmediÄŸim için izin alarak sahneye orgun yanına çıktım. TuÅŸlarına, borularına baktım. Etkileyiciydi.
Senfoni Orkestrasını dinlememizin üstünden birkaç saat geçmiÅŸti ki Melike bizi Ankara Müzik Festivali‘nin ikinci etkinliÄŸine, Jean-Luc Ponty konserine davet etti. Meb Å?ura Salonu’na girdiÄŸimde baktığım ilk ÅŸey kapılardaki yazılar oldu. CumhurbaÅŸkanlığı Senfoni Orkestrası Salonunda düşülen hataya burada düşülmemiÅŸ, her iki lisanda da çıkış yazılmıştı. Caz Füzyon (Jazz Fusion) sanatçısı olan Ponty’i dinlemekten büyük keyif aldık. Jean-Luc Ponty yaÅŸayan en büyük caz kemancısı. Beni müziÄŸin güzelliÄŸi mi yoksa 65 yaşındaki bir müzisyenin 2 saat kesintisiz ayakta keman çalması mı daha çok etkiledi bilemiyorum.
İster klasik olsun, ister caz olsun, ister pop müzik olsun canlı dinlenilen müziğin bir ruhu olduğunu düşünüyorum. Plaktan çalar gibi çalınan konserlerde bile nota kağıtların sesini duymaktan keyif alıyorum. Jean-Luc Ponty gibi, The Manhattan Transfer, Pink Martini gibi caz konserlerinde seyircinin müzisyene verdiği enerjiyi, müzisyenin de bu duygulara karşılık vermesini seviyorum.
Konserden çıkarken üst katta rastladığımız Mehmet ÇaÄŸlarer’in “Son Dakika” fotoÄŸraf sergisi bizi gülümsetti. Michael Nyman‘dan Yo-Yo Ma‘ya, merhum Kâni Karaca’dan Müşfik Kenter’e birçok ünlünün sahneye çıkmadan on dakika önceki hallerini görmek eÄŸlenceliydi.
Linkler
Popularity: 6% [?]





sevgili DevletÅŸah,
müzikle ilgili çok güzel bir yazı yazmışınız. iyi ki buradasınız ve sizin Ankara ile ilgil yazılarınızı okuyoruz.
CSO konusunda haklısınız, ben bir de Bilkent Senfoni Orkestrası konserlerini tavsiye ediyorum, hem salon güzel hem de konserler. sanırım bir sonraki konserleri 23 Nisanda olacak.
güzel yazılarınıza teşekkürler.
gorki
not. sizinle bir gün Pirinç Handa gözleme yemek isterdim !
Sevgili Gezicini;
Ankaralı olmayanlar için tanık olduÄŸum bazı konuÅŸmalar o kadar komik oluyor ki. İlk geldiÄŸimizde bir arkadaşımız arayıp: “BSO’da Brandenburg Konçertoları çalınacakmış gidelim mi?” dedi. Konseri beÄŸendiÄŸimiz için olur dedim ama inan neye olur dedim bilmiyordum. Taa konser günü anladım ki BSO: Bilkent Senfoni Orkestrası demekmiÅŸ. Sonradan CSO’ya gidelim denildiÄŸinde birÅŸeyin senfoni orkestrası ama neyin diye düşündüğümü de itiraf edeyim. Allah’tan ÅŸu seçimler var da cevabı kolayca buldum
Bilkent ve yukarıda bahsettiklerim dışında bir de Anatolia’da The Manhattan Transfer konserine gittik ki hiç sorma. Caz konseri sırasında mısır yiyen ve kahve içen seyirci ile ilk tanışmam o güne rastlıyor. 2 gün önce Jean-Luc Ponty bis yaparken kalkıp giden gürhu anlamadığım gibi mısır yiyenleri de anlamamıştım. Taksimdeki konser salonuna 40-50 km mesafeden gelen İstanbullular iyice geç kalmamak için erken kalkmıyor da en uzak köşesi 25-30 dakika süren Ankaralılar nereye gidiyor?
Yazınızdan sıradan bir müzik dinleyicisi olmadığınız, hayli birikime sahip olduğunuz anlaşılıyor. Müzik, kabiliyet ve kabiliyetin işlenmesi olarak düşünülür ama aynı zamanda bir felsefe ve düşünce eylemidir. Kesinlikle kültür birikimiyle çok alakalıdır. Yan kültürler olmadan müzik tek başına neredeyse bir hiçtir.
Yazınızda bilgisayar ile dost olduÄŸunuz anlaşılıyor. Finale 2006 programını internetten indirin ve ondaki bütün tariflere uyarak siz de yavaÅŸ yavaÅŸ nota ve müzik yazmaya baÅŸlayın. bu program 2-3 ay içinde dost olur ve 10 yıllık konservatuvar eÄŸitimine bedeldir. Å?u anda yazıyı bilgisayarda Asuman Hanım yazıyor, yazınızı İdris Bey okudu, ben de Fırat KızıltuÄŸ eÅŸinize ve size sevgiler gönderiyorum.
Sizin giriÅŸteki sorunuza yanıt vermek isterim.Ben EskiÅŸehirde Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarında okuyorum.Å?imdi fark ettim ki evet müziÄŸi notalarıyla algılıyorum.Her zaman olmasa da bazen gerçekten rahatsız ediyor bu beni çünkü bana daha çok matematiksel problemler bütünü olarak çarpıyor müzik.Ama bazen notalarında anlattıklarını da göz ardı edemem.