KÖK

KÖK

KÖK i. (Orta Türk. [Oğuzca ve Kıpçakça] kök “kök, menşe”)

  1. Bitkilerin, toprağın altında kalan ve topraktaki besi maddelerini emmelerine yarayan kısmı,cezr “Saçak kök.” “Kazık kök.” “Yumru kök.” Sızlatır bâzı saatler dayanılmaz bir acı / Kökü toprakta kalıp kendi kesilmiş ağacı (Yahya Kemal Beyatlı). Yaprakların, köklerin, otların çürümesiyle vücûda gelmiş bir nebâtî gübre… (). Å?imdi kökleri bol, serin dereler içinde ve dalları ılık, şefkatli ışıklar altında gelişen Defne’nin erikleri kıvâmını bulmuştu ()
  2. Bâzı şeyleri bulunduğu yere kuvvetle bağlayan dip bölümü, derinlerdeki alt ucu: “Diş kökü:” Sinir kökü.”
  3. Ağaç ve bitkilerin, toprağın altında en dipteki kısmından en uca kadar olan bütünü: “Üç kök karanfil.” “Dört kök maydanoz.” “Beş kök kavak.”
  4. Bâzı bitkilerin ev ilâcı yapılan dip kısımları: Belki de kökün bu kadar tılsımlı bir ilâç olduğuna inanmamış olacak… (Kâtip Çelebi’den Seç.).
  5. mec. Temel, esas. Sırplar bizim teşkîlâtımızı kökünden yıkmayı düşünüyorlardı (Reşat Nuri Güntekin). Varlığının en hayâti köklerine işleyen bir tesirle beni kendilerine bağlıyor, çekiyor, sarsıyorlar (). Hiçbir büyük mesele kökünden halledilmemiş olmakla berâber ortalık durur ve devlet eski kudretini iâde etmişe benzer. (Ahmet Hamdi Tanpınar).
  6. mec. Bir şeyin ilk çıktığı, ilk var olduğu nokta, geçmişteki kökeni: Bizim milletin rûhunun derinliklerinde kökleri çok uzak mâzîlere giden fazîletler vardır (). Türk târihinin kökü binlerce seneye dayanır (Sâmiha Ayverdi). Türkiye ise Tanzîmat’tan beri köklerinden kopmuştur (Ergun Göze).
  7. dilb. Anlam bakımından bölünemez durumda olan ek almamış sözlük kelimesi, köken, cezr. * mat.
  8. Kendisiyle birkaç defa çarpıldığında belli bir sayıyı veren sayı, cezr: “4×4= 16 olup 4 sayısı 16’nın kareköküdür.” “3x3x3=27 olup 27’ nin küp kökü 3’tür.
  9. Bilinmeyenin yerine konduğunda denklemi sıfır yapan sayı.
  10. kimya. Kimyevî işlemlerde yapısı değişmeksizin atom gibi davranan, bir atomun veya kendi benzerlerinin yerine geçen, iki veya daha çok sayıda atomdan meydana gelmiş grup: “Nitrat kökü NO3, sulfat kökü SO4 ile gösterilir.”
  11. * Kök salmak: Ä°yice ve sağlamca yerleşmek, tutunmak, yayılmak: Malazgirt’te bileğinin kuvvetiyle, dehâsının zoruyle bize bu aziz vatanın kapılarını açan Alpaslan (…) yeni bir terkîbin doğmasına, bir çınar gibi yetişip kök salmasına sebep olduğunu acaba hissetmiş miydi? (Ahmet Hamdi Tanpınar). Bu kadar kök salmış bir alışkanlığa karşı gelinemez (Cemil Meriç). Bu kök salan âdetler, cemiyetin îtiyatları zemîninde derinlemesine nasıl yayıldı? (Sâmiha Ayverdi).

    Kök sökmek: Çok zor bir iş yapmak. Kök söktürmek: (Bir kimseyi) Çok uğraştırmak, eziyetli bir iş yaptırıp zora koşmak.

    Kökten bitme (sürme): Atadan gelme: Daldan bükme değil kökten sürme olmalı (Atasözü).

    Kökü kazınmak: Bir daha var olamayacak şekilde yok edilmek: O, kökü kazınacak milletlerden ve Anadolu da taksîme uğrayacak ülkelerden değildir (Refik Halit Karay) Çünkü dünyânın en ilkel ülkelerinde bile artık ırz düşmanı eşkiyâ cinsinin kökü kazınmıştır (). Geleceğimizi çürüten bu barbarlığın kökü çoktan kazınırdı (Tarık Buğra).

    Kökü kurumak: Yok olmak.

    Köküne kibrit suyu: “Yok olsun, kahrolsun” anlamında bedduâ sözü: Aman, erkek değil misiniz, hepinizin köküne kibrit suyu!.. (Sâmiha Ayverdi).

    Köküne kibrit suyu dökmek: Kökünü kurutmak.

    Kökünü (Kökünü (Kökünden) kazımak: Hiçbir iz bırakmayacak şekilde yok etmek.

    Kökünü kurutmak: Bir daha ortaya çıkamayacak şekilde yok etmek, köküne kibrit suyu dökmek: Fâciaların cirit oynadığı köylerde nesillerin kökünü kurutacak hastalıklar vardır (Kaya Bilgegil). Nerede o güzelim kofanalar. Onun da kökünü kuruttuk (Burhan Felek).

    KÖK i. Bir sazı kurmaya yarayan burgu, kulak.

Kalıcı bağlantı

Related Posts

Yorum yapın

YORUMU GÖNDER